ateist / ateizm

"insanlar gerçek olmasını diledikleri şeylere inanırlar."

Din Temelli Eğitim, Türkiye’nin Karşısında Bulunduğu En Büyük Tehlikedir

İnsan eğitiminin iki amacı vardır: 1) Kişiyi yaşama hazırlamak, 2)Kişiye yaşamını sürdürebilmesi için belli bir beceri vermek.

Kişiyi yaşama hazırlamak demek, kişinin içinde yaşayacağı toplumun özelliklerine göre, o toplumla karşılıklı iletişiminde bulunmasını sağlamak demektir. Kişiye yaşamını sürdürebilmesi için gerekli beceriyi kazandırmak ise, kişinin toplumun ihtiyaç gösterdiği işlerden birinde uzmanlık kazanarak gelirini kazanmasın temin etmek demektir.

Her iki amacın temelinde toplumla kişinin ilişkisini kurmak yatmaktadır. Bu ilişki iki temel yolla kurulabilir. Birincisi ve ilkel olanı, toplumu belli kalıplar içerisinde kalıplayarak her bireyi o kalıplara göre yetiştirmektir. Bu en ilkel toplumlarda fiziki güce sahip bireyin toplumun diktatörü haline gelmesiyle yapılır ki bu diktatör konumundaki bireye hayvanlar âleminde genellikle alfa ereği adı verilir. Maymunlardan kurtlara, sürüler halinde yaşayan hayvan topluluklarında alfa erkeği belli bir sayıda dişiyi ve yavruyu kontrol eder. Böyle bir düzende kontrol edilenlerin özgürlükleri sınırlıdır ve sadece ve sadece alfa erkeğinin istekleri doğrultusunda yaşamlarını sürdürebilirler. Alfa erkeğinin değişmesi her zaman şiddet yoluyla olur. Alfa durumuna geçmek isteyen genç bir erkek, yaşlanan lafa erkeğine meydan okur: Yapılan dövüş sonucu alfa erkek ya öldürülür ya da toplumdan dışlanarak yalnız bir yaşama mahkûm edilir.

İlkel insan topluluklarında ise, toplumu diktatörce yönetmek, diktatörün bireysel fiziksel gücünü aşan bir şeydir. Onun için işin içine düşünce girer. Toplumun diğer öğelerinin düşüncelerini kontrol edebilen, yani onları istediğine inandıran, diktatör olur. Dolayısıyla diktatörlük için toplumun bir bütün olarak kabul edebileceği inanç sistemleri geliştirilmelidir. İşte dinler kısmen bu ihtiyaçtan, yani toplumun yönetilmesi için gerekli bir araç olarak ortaya çıkmışlardır. Dinlerin diğer amacı da, bireye yaşadığı çevreyi açıklamaktır: Doğa olayları niçin oluyor, niçin doğuyoruz, niçin ölüyoruz, ölene ne oluyor gibi sorular her zaman düşünmeyi öğrenen insanı meşgul etmiş olan sorulardır. Bunlara hemen cevap bulamayan ilkel insan, kendince masallar uydurarak bunları izah etmeye çalışmış, bu uğraştan da dinler doğmuştur. Kısaca din ilkel bir bilim ve aynı zamanda ilkel bir hukuktur.

Din ile bilimin ayrılması kolay olmuştur (ama çok uzun bir zaman almıştır): Dinin getirdiği açıklamaların gözlemle çeliştiğini gören ve bunu dile getiren insanlar yeni açıklamalar arayarak ilk bilim insanları olarak toplumlara yeni bir yöntem öğretmişlerdir. Bu yeni yöntemin temelinde şu iddia vardır: Bireyin dışında gerçek bir dünya vardır. Bu dünyaya ulaşmanın tek yolu gözlem ve muhakemedir. Ancak gözlem işlemini yapan duyularımız mükemmel değildir.

Onun için her gözlem muhakeme filtresinden geçirilmelidir. Bu filtre ise sürekli değişmek zorundadır, zira ona temel olacak bilginin kendisi de eninde sonunda gözleme dayanır. O zaman gözlemi ne kadar çok birey yapar ve kendi aralarında gözlediklerini ne kadar özgürce tartışırlarsa o kadar gerçeği yakalama şansı olur. Bu şekilde elde edilen ‘gerçeklere’ dahi tam olarak asla güvenilmez. Bireyin öğrendiği her gerçek muhakkak bir miktar ‘yanlış’ içerir, çünkü her gözlenen nesne veya süreçte sonsuz gözlenmesi gereken öğe vardır.

Bunların hepsini gözlemeye ise ne fiziksel imkânlarımız ne de kısıtlı olan ömrümüz müsaade eder (bu ifadenin doğruluğunu anlamak için baş parmağınızdaki atomların elektronlarını saymayı deneyin!).Ömrümüzün kısıtlı olması sorununu, bilgi edinme işini nesillere yayarak çözeriz. Fiziksel imkânlarımız ise sürekli gelişmektedir. Ancak kâinatın büyüklüğü her şeyi bilmemize engeldir. Onun için elimizdeki en iyi bilgilerle yaşamak zorundayız ve her şeyi bildiğimizi asla iddia etmemeli, böyle iddialarda bulunanlara asla inanmamalıyız.

Dinler ise, her şeyi bilen birileri (tanrı, peygamber, papa vs) olduğunu iddia ederek bu iddiaya inanılmasını isterler. Tarih, bu tür iddiaların hepsinin yanlış olduğunu, yani her şeyi bilenlerin iddia ettikleri bilgilerin de nihayet yanlışlarla dolu insan düşüncesinin ürünü olduğunu göstermiştir. Özgür gözlem denetimine alınamayan düşünce ise diktatörlüklerin temelidir. Türkiye’de din temelli eğitim istemek, ülkeyi yukarıda anlatılan ilkel diktatörlük rejimine mahkûm etmenin hazırlığını yapmak demektir. Din temelli eğitim, şu anda ülkemizi mücadele edilmesi gereken bir numaralı düşmanıdır. Gündelik siyasi çekişmelerin gürültüsünde bu unutulmamalıdır.

Yazar: Celal Şengör (Yazısının paylaşılması konusunda kendisinden e-posta ile müsaade alınmıştır).

Written by ateist

Temmuz 30, 2013 at 19:13

“Bir ateist için kutsal olan bir şey var mıdır?”

Inherit the Wind (Maymun Davası) isimli filmden 8 dakikalık bir kesit izlemek için lütfen aşağıdaki fotoğrafa veya bağlantıya tıklayın: https://vimeo.com/50292445

Birçok kez, dinsiz kimseler hakkında, onlar için hiçbir kutsal kavramın olmadığı iddiasında bulunulur. Benzer bir soru, Evrim Teorisi’ni öğrencilerine öğrettiği gerekçesiyle hakkında hapis cezası istenen biyoloji öğretmeninin duruşmasının anlatıldığı Inherit the Wind filminde sorulmaktadır (bu film Türkçe’ye Maymun Davası olarak çevrilmiştir).

1925 yılında Evrim Teorisi’ni öğrettiği gerekçesi ile mahkemeye çıkartılan J. T. Scopes isimli öğretmenin davası Scopes Trial (Scopes Davası) olarak bilinmektedir. Bu dönemde, ABD’nin Tennessee eyaletinde Evrim Teorisi’ni öğretmek, eyaletin hukuk kurallarına göre bir suçtu. Bu davada, dönemin ünlü hukuk adamı Clarence Darrow (kendisi bir dinsiz idi) gönüllü olarak biyoloji öğretmeninin avukatlık görevini üstlenmiştir.

1960 yılında çekilen Inherit the Wind (Maymun Davası) filmi işte bu davaya dayanmaktadır ve biyoloji öğretmenini gönüllü olarak savunan avukatı filmde Spencer Tracy canlandırmaktadır. Yukarıdaki kesit, Maymun Davası isimli filmden bir alıntıdır.

1925 yılındaki bu duruşma esnasında hakim; avukatın mahkemeye davet etmiş olduğu zoolog, antropolog, ve jeolog olmak üzere üç bilim insanının bilirkişi olarak dinlenmesi reddedilmiş ve böylelikle avukat, savunmasını, biyoloji öğretmeninin ceza almasını isteyen dindar politikacı ile tartışarak yapmıştır. Dava sonucunda biyoloji öğretmeni cezaya çarptırılmıştır. Ancak daha sonra karar üst mahkemece bozulmuş ve öğretmen serbest bırakılmıştır.

Filmin izlenmesi tavsiye edilmektedir; IMDB sayfası: http://www.imdb.com/title/tt0053946

Written by ateist

Eylül 27, 2012 at 12:43

Gerçekten Kaçış Eğilimi, Dini İnancın Sebeplerinden Birisidir

Dini inançların var olma sebeplerinden birisi, insanların cevap veremediği soruların bulunmasıdır. Buna ek olarak, insanların gerçeğe değil, kendilerini iyi hissettirecek düşüncelere daha yakın durma eğilimleri, yine dini inancın varlığının sebeplerinden birisidir. Yani inançların kökeninde bulunan etkenlerden bazıları; kaygı, cevabı bilinmeyen sorular ve bünyeyi daha mutlu kılmak adına gerçekten kaçış eğilimidir.

Örneğin gerçek olan şey; her canlının varlığının, canlı öldükten sonra sonlanacağıdır. Ne var ki bu gerçeği kabullenemeyen ve doğasında “varlığını sürdürmek” olan birey, ahiret inancına inanma eğiliminde olacaktır. Çünkü, bu inanç, yani ölümden sonra dahi “varlığın sürdürüleceği” düşüncesi, bireyin kendisini daha huzurlu hissetmesini sağlayacaktır. Yani, canlıların doğasında bulunan yaşamını ve soyunu devam ettirme içgüdüsü, bireyin kendisinin ölümünü kabul etmesini reddetmesine (gerçekten kaçışa) sebep olmaktadır. Örneğin kimi kültürlerde, reenkarnasyon -yani ölümden sonra başka bir bedende yaşam bulma- inancı genel kabul görmektedir. Dolayısı ile, belirtildiği gibi, bu esnada ahiret inancı (kimi kültürlerde ise reenkarnasyon inancı) bireye, bireyin hayalini kurduğu “varlığının sonsuza kadar devam edeceği” yanılgısına inanmasına yardımcı olmaktadır ve bu yüzden birçok insan ahiret inancına sahiptir.

Yine insanın doğasında bulunan hazza yönelik eğilim ve sıkıntıdan kaçış, evrenin nasıl oluştuğu gibi birtakım sorular ile  “Tanrı yarattı” şeklinde zihnin meşguliyetini önlemek arasında seçimini, -genellikle- kendisini daha rahat hissettirecek ve düşünceyi seçmeye daha eğilimli olur. Aynı zamanda, bu dünyanın önemsizliğini vurgulayan ahiret inancı, bireye, bu tür konular ile zihni meşgul etme olanağını vermez.

Basit bir şekilde, binyıllar önce “Yağmur yağıyor, bir tanrı bunu yağdırıyor olmalı” görüşünün genel kabul gördüğünü düşünebiliriz, çünkü mevcut bilgi ile yağmurun nasıl yağdığına dair bir bilgiye insanlar binyıllar önce sahip değillerdi. Ancak bugün, yağmurun nasıl yağdığına bilim tarafından uzun yıllar önce cevap verilmiş durumda. Benzer şekilde, bugün evrenin nasıl oluştuğuna dair soru kimileri tarafından “Henüz bilmiyoruz” diye cevaplandırılırken, kimileri tarafından “Tanrı yarattı” şekilde cevaplandırılıyor.

Zaman geçtikçe yağmurun nasıl/niçin yağdığını açıklayan bilim, evrenin nasıl oluştuğunu da açıklayacak. Açıklayamasa dahi, bunun cevabı kesinlikle “Tanrı yarattı” değil. Tıpkı, binyıllar önce yağan yağmurun sebebinin “Tanrı yağdırdı” olmadığı gibi.

Bu tür bir yaklaşım, yani her sorunun cevabının “Tanrının işi” olduğu yanılgısı, var olan bir düğümü çözmek yerine ona bir düğüm daha atmaktan başka bir şeye benzemiyor.

Written by ateist

Temmuz 26, 2012 at 10:34

Kutuplardaki Oruç Saatlerinin Farklılığı Üzerine

İslam dini, Dünya’nın geoit şeklinde olduğunun ve kutuplara doğru gidildikçe gece gündüz süresinin değiştiğinin bilinmediği bir dönemde ortaya çıktı (7. yüzyıl). Buna ek olarak İslam, benzer enlemler arasında, yani gece-gündüz sürelerinin büyük farklılıklar göstermediği bölgelere doğru yayıldı. Dolayısı ile o dönemde insanlar, kutuplarda gece-gündüz sürelerinin kendi bölgelerinden çok daha farklı olduğunu bilemediler.

Tanrının sözleri olduğu düşünülen, İslam’ın kutsal kitabında da, kutuplara doğru gidildikçe Güneş’in doğuş-batış saatlerinin farklılık gösterdiği yazılmamış olacak ki, o dönemlerde oruç tutma saatleri, bu farklılık göz önünde bulundurulmadan hazırlandı. Yani, Dünya’nın bazı bölgelerinde Güneş’in doğuş-batış saatinin farklı olduğu bilgisi o dönem insanlarında bulunmadığı için, oruç saatleri eksik bilgi ile düzenlendi.

Bu karmaşıklığın sebebini çözmek ise, bugünkü din adamlarına düştü. Şimdi, kutuplarda oruç saatlerinin nasıl olması gerektiğine dair zaman zaman çalışma yapılıyor. Eğer iddia edildiği gibi, her dinin kutsal kitabı o dinin tanrısının sözleri ve bilgisinden oluşuyor ise, geriye, İslam dininin tanrısının, kutuplara yakın bölgelerde yaşayan insanların daha fazla oruç tutmasını istediği ihtimali çıkıyor. Diğer ihtimal ise, kutsal kitapların, insanlar tarafından yaratılmış olduğu.

Written by ateist

Temmuz 26, 2012 at 07:22

Dindar Oranı Yüksek Ülkelerin Ortak Özellikleri

2012 yılında gerçekleştirilen bir araştırmada*, insanların önemli bir bölümünün dindar olduğu ülkelerin birtakım ortak özellikleri olduğu saptandı.  Bu araştırmaya göre, bünyesindeki dindarların oranı yüksek olan ülkeler;

  • Düşük gelir seviyesinde bulunmaktalar,
  • Düşük şehirleşme oranına sahipler,
  • Düşük eğitim seviyesine sahipler,
  • Zekâya katkıda bulunabilecek elektronik medyaya kısıtlı erişim olanakları var,
  • Beyin fonksiyonunu etkileyebilecek bulaşıcı hastalıkları ile yüzleşiyor,
  • Çocukların beslenmesi konusunda iyi imkânlara sahip değiller,
  • IQ üzerinde dahi etkisi olabilecek çevre kirliliği konusunda yeterli önlemleri alamıyorlar.

Görüldüğü gibi, dindar oranının yüksek olduğu ülkeler, insanlarının çok iyi koşullarda yaşama imkânına sahip olmayan ülkeler olarak beliriyor. Bununla birlikte, insanlarının -diğer ülkelere göre- iyi koşullarda yaşadığı, çeşitli felaketlerden az zarar gören, sağlık ve eğitim konularında -diğer ülkelere göre- daha iyi koşullara sahip olan ülkelerin bireylerinde ise dini eğilimin güçlü olmadığı gözleniyor.

Gerçekten de, dini inancı bulunmayan bireylerin yüzdesel olarak gösterildiği haritaya bakılarak; sadece birkaç istisnası bulunmakla birlikte genel olarak, gelişmemiş ülkelerdeki dindar nüfusun yüzdesel olarak, gelişmiş ülkelerdeki dindar nüfustan çok daha yüksek olduğu görülebilir.

Örneğin, dini eğilimin en çok Afrika kıtasında güçlü olduğu gözlemlenebilir ki bu ülkeler, insanlarının karşılaştığı zorlu yaşam koşulları ile bilinmektedir. Diğer yandan, Kuzey Avrupa ve Batı Avrupa ülkeleri dini eğilimin en düşük olduğu ülkeler olarak belirmektedir, ki bu ülkeler aynı zamanda refah ülkeleri olarak bilinmektedir.

*: Araştırmanın tam adı ve yazarı: Barber, N. (2012). Why atheism will replace religion: The triumph of earthly pleasures over pie in the sky

Written by ateist

Temmuz 23, 2012 at 11:56

ateizm, Blog, düzyazılar, din, eleştiri, Genel, inceleme kategorisinde yayınlandı

Sokak Röportajı: Ateist kimdir, kime ateist denir?

Sokakroportajlari.com adresinin yaptığı bir sokak röportajında, insanlara; kime ateist denildiği sorulmuş. Verilen cevaplar izlenmeye değer;

Ateist kime denir? Ateist, kendini beğenmiş kişilere, hep kendi menfaatini düşünen, karşısındakini hor gören kişiye benzeyene ateist denir.

Allaha inanmayan, şeytana tapan insana ateist derler.

Written by ateist

Temmuz 1, 2012 at 10:32

ateizm, görüntü - video, Genel kategorisinde yayınlandı

Daha Fazla Eğitim; Beraberinde Dini Eğilimde Azalma Meydana Getirir

Dünya çapında 193 üye ülkesi bulunan Birleşmiş Milletler, çeşitli kriterleri göz önünde bulundurarak her sene hazırladığı İnsani Gelişme Endeksi‘ni yayımlamaktadır. Bu endeksin içerisinde, üye ülkelerin eğitim durumlarını ölçmeye ve belirtmeye yönelik olarak hazırlanan Eğitim Endeksi bulunmaktadır. Bu endeks, okuma-yazma oranı ile eğitime katılma süresi ve oranı göz önünde bulundurularak hazırlanmaktadır. Sıfır ile bir değeri arasında değer alan ülkenin eğitim endeksi değerinde, “bir” en iyiyi, “sıfır” ise en kötüyü tasvir etmektedir.

Dinin kökenlerinde cevabı bilinmeyen soruların da bulunduğu ve nitelikli bir eğitim ile bu sorulara cevap verilebileceği; cevap verilemese dahi doğru cevabın “tanrının işi” olmadığının anlaşılabileceği düşünüldüğünde ve rapordaki değerlere göz atıldığında; toplumunun eğitim seviyesi yüksek olan ülkelerde dini eğilimde azalma olduğu görülmektedir. Tam tersine, toplumunun eğitim seviyesi düşük olan ülkelerde ise dini eğilimde artış olduğu görülmektedir.

Rapordaki ülkelerin eğitim endeksi değeri (mavi çizgiler) ile ülkelerin dinsizlik oranı (kırmızı sütunlar) verileri göz önünde bulundurulduğunda eğitim ile dini eğilim arasındaki ilişki aşağıdaki grafikten görülebilmektedir:


(grafiği büyütmek için tıklayınız)

Doğrusal eğilim çizgilerinin de elde edildiği grafikten görüldüğü gibi; genel olarak, eğitim seviyesi yüksek olan toplumlarda dini eğilimin, eğitim seviyesi düşük olan ülkelere kıyasla, daha düşük seviyede olduğu göze çarpmaktadır. Yani, genel olarak, ‘toplumlarda okuma/yazma, eğitime katılma oranı ve eğitim süresi arttıkça, dini eğilimin azaldığı’ şeklinde bir yargıya varılmaktadır. Gerçekten de eğitim endeksinde ilk sıraları paylaşan Finlandiya, Danimarka, Avustralya, Küba, Kanada, Norveç gibi ülkelerde dini eğilim oldukça düşükken; son sıralarda yer alan Afganistan, Senegal, Pakistan, Bangladeş, Sudan gibi ülkelerde dini eğilim oldukça yüksektir.

Yani genellikle, bir ülkede dini eğilimin varlığı/şiddeti ile ülkede verilen eğitim ilişki içerisinde olma eğilimindedir ki rakamların ifade ettiği eğilim bu şekildedir. Yurttaşlarının eğitime katılma oranı ve ülkedeki ortalama eğitim süresi yüksek olan ülkelerde dini eğilim düşük olma eğilimindeyken, yurttaşlarının eğitime katılma oranı ve ülkedeki ortalama eğitim süresi düşük olan ülkelerde ise dini eğilim yüksek olma eğilimindedir.

Elbette bu ifade, eğitimin niteliğini barındırmamasından dolayı dünyadaki tüm ülkeler için genelleştirilebilir nitelikte olmayabilir. Ancak genel eğilimi yansıttığı konusunda herhangi şüphe olmadığı düşünülmektedir.

Takip Et

Her yeni yazı için posta kutunuza gönderim alın.

Diğer 68 takipçiye katılın

%d blogcu bunu beğendi: